ERZİNCANLILAR YARDIMLAŞMA
DERNEĞİ
ANAYASA ve ÜNİTER DEVLET  2012 yılının gündemini işgal etmesi nedeniyle anayasa çalışmaları konusundaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

 

Anayasa md.3; “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı, ‘İstiklal Marşı’dır.

            Başkenti Ankara’dır.”

 

 

Türkiye Cumhuriyeti aynı zamanda üniter bir devlettir.

 

Şimdi bazı kavramları ana başlıklar ve sözlük manaları ile birlikte gözden geçirmekte fayda mülahaza etmekteyim.

 

ANAYASA   ;

Devletin niteliğini, temel kurumlarını, devletin yetkilerinin sınırlarını, temel hak ve özgürlükleri düzenleyen kurallar bütünüdür. Anayasa, o ülke kanunlarının üstünde bir konuma sahip ve aynı zamanda kanunların da kendisine aykırı olup olmadığını düzenleyen bir yapıya da sahiptir. Hak ve yetkilerin sınırlarını da belirten anayasa, aynı zamanda ülkeyi yöneten siyasi iktidarın yetkilerinin de neler olduğunu belirlemektedir. Anayasa Mahkemesi de, bu hak ve yetkilerin kullanılması sırasında veya yönetimin sınırlarını aşması halinde anayasaya aykırılıkların denetlenmesi için kurulmuş bir yapısı olduğu malumdur.

 

MİLLET       ;

Genel manada milleti tarif edersek millet; sınırları belli bir coğrafya üzerinde yurt edinmek amacıyla uzun yıllar birlikte yaşamanın sonucu olarak, tarih, dil, örf, adet, gelenek ve göreneklerin kaynaşması sonucu bir kültür potası içinde erimiş, kaderde, kıvançta geçmişi birlikte yaşamış, geleceği birlikte yaşama arzusu içinde bulunan soy ve kan bağı birlikteliği veya akrabalıkları bulunan topluluk, diye tanımlayabiliriz.

Atatürk’ün değimi ile de, “Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk Milleti denir.” Bu özdeyişte bize göre ırk temeli esas alınmamıştır. (Bu konuyu bir başka yazımızda ele alacağız.)

 

DEVLET       ;

Grolier İnternationel Amerikana Ansiklopedisine göre sözlük tanımı olarak, “Devlet; üstünlüğü herkesçe tanınmış en başta gelen bağlılık öğesi ya da en büyük yetke –otorite-, en yüksek ya da en kapsamlı siyasal kurum olarak tanımlanabilir. Başka bir tanıma göre de devlet olma kavramı, üstün, baskın gücün kararlı değişmez kalıcı biçimde ve belirli bir alan içinde tekbir yetke-otorite-nin bulunmasıdır.” Thomas Hobbes; “devletin kökeninde insanın güvenlik ve barış isteğinin yattığını söyler”.  Aristoteles’de “devletsiz insanın ya hayvan ya da tanrı olabileceğini” belirtir. Yani toplum içinde bir arada yaşayan insanların –mutlaka otorite olarak kabul ettiği bir devletlerinin olması kaçınılmazdır. Edmun Burke’de “gücün merkezileştirilmesi ve emeğin bir güç, yetke- otorite- tarafından adil şekilde pay edilmesi” demek olduğunu belirtmektedir.

 

ÜNİTER DEVLET ;

Dıctıonnaıre Larrousse’da Üniter Devlet; “yasama, yürütme ve yargı birliğinin söz konusu olduğu, siyasal gücün tek merkezde toplandığı devlet” diye tanımlanmıştır.

 

Gerek bu tanımda ve gerekse bilindiği gibi üniter devlette teklik esastır. Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmezliği temel kuraldır. Üniter Devlette; Devletin yasama, yürütme, yargı organları dâhil olmak üzere, ülkesi, milleti ve egemenlik unsurlarının tekliği önem arz etmektedir. Üniter devlet, tek bayrak, tek devlet, tek millet, tek dil demektir.

 

Türkiye Cumhuriyeti üniter bir devlettir. (Anayasa md.3 “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. ,,,) Kurtuluş savaşı sırasında son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın kabul etmiş olduğu Misak-ı Milli düşüncesi üniter devlet yapımızın da temelini oluşturur.

Anayasa md.14’de  ise “ Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak (...) sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar”.denilmektedir.

DİL     ;

Bilindiği gibi, bir ülkede gerek şahıslar arasında gerekse devlet ile şahıslar arsasında ve devletin diğer devletlerle yapılan yazışma ve münasebetlerinde, ülkedeki eğitim öğretim vb. tüm ilişkilerde kullanılan ve anayasa, kanunlar veya yöneten otorite (güç) tarafından kabul edilmiş olan dile resmi dil denilmektedir. 1924 Anayasasını 2. maddesinde, 1961 Anayasamızın 3. maddesinde ve yürürlükte olan 1982 Anayasasının 3/1 maddesinde de  “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin dili TÜRKÇE” olarak belirtilmiştir.

 

Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerindeki anayasal hareketlere baktığımızda da 1876 Kanun-i Esasi / 1876 Anayasası Madde 18”de de “Tebaai Osmaniyenin hidematı Devlette istihdam olunmak için devletin lisanı resmisi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır” denilmektedir. Osmanlı bir imparatorluk olmasının getirmiş olduğu değişikliklere rağmen ülkenin birlik ve bütünlüğü açısından “Türkçe”yi zorunlu kılmıştır. 1923 Teşkilâtı Esasiye Kanunu madde 2’de “Türkiye Devletinin Dini İslâmdır. Resmî lisanı ise Türkçedir.” Denilmektedir. 1924 Anayasası’nda da aynı düzenleme yer almıştır. 1961 ve 1982 Anayasalarında da bu özellik görülmektedir. “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin dili TÜRKÇE” olarak belirtilmiştir.”

 

Bu cümleden olmak üzere bazıları devletin dili olur mu? diye düşünenler oluyor. Fransa bir Avrupa ülkesidir. Gerek Osmanlının son dönemlerinde yenileşme hareketleri sırasında ve gerekse cumhuriyetin kuruluş aşamalarında etkilendiğimiz bir ülkedir. Orada da Fransız Anayasası md.2 de, “Fransa Cumhuriyetinin dili Fransızcadır”denilmektedir. Pekâlâ, soralım Fransa”da Cumhuriyetin dili oluyor da Türkiye”de Devletin dili neden olmasın.

 

Devletin dili/Cumhuriyetin dilinden kasıt; ülkenin birlik ve bütünlüğü için devletin vatandaşlarının resmi merciiler önünde ve resmi işlemleri için kullanması gereken dil olarak anlamak lazımdır diye düşünmekteyiz.  

 

Unutulmasın ki Türkçe, dünyanın en çok konuşulan altıncı dilidir. Yayıldığı alan bakımından dünyanın üç büyük dili arasındadır. Türkçe günümüzde resmi dil, devlet dili, azınlık dili ve göçmen dili olarak 12 milyon kilometrekarelik bir coğrafyada kullanılmaktadır.

 

 

AZINLIK      ;

Bir topluluk içinde yaşayan insanlar arasında bazılarının dil, din, ırk, cinsiyet vb. kıstastalar ile çoğunluktan ayrı tutulması ve bu ayrı tutulanlara eğitim ve öğretimde, siyasi tercihlerini kullanmada, askerlik ve ticaret yapmakta sınırlamalar getirilmesi kısacası onlara 2. sınıf vatandaş muamelesi yapılması demektir.

 

Uluslararası kabullere göre bir ülkede etnik/farklı/azınlık yapıdan bahsedebilmek için kendini farklı etnik yapıda görenlerin oranı ülke nüfusunun % 25’leri oranında olması gerekir ki ülkemizde böyle bir durumdan bahsetmek mümkün değildir.

 

Ülkemizde ise Lozan Antlaşması ile kabul edilmiş olan gayrimüslim azınlıklar dahi 2. sınıf vatandaş konumunda değildir. Eşit haklara sahiptir.  Bunlardan başka zaten farklı bir azınlıktan bahsetmekte mümkün değildir. (Anayasa md.10 “Herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. ..........”)

 

FARKLI DİL/AZINLIK DİLİ;

Genel olarak kabul edilen görüş şudur ki; bir ülkede çoğunluğun kullandığı resmi dilin dışında farklı dilden bahsedilebilmesi için, o ülkede farklı kimliklerin/azınlıkların olduğunu kabul etmek gerekir. Ülkemizde lehçe ve ağız farklılıklarından kaynaklanan ana dildeki farklılığı, farklı/azınlık dili gibi algılamak ve onları çoğunluk dışında kabul etmek farklı yeni azınlıklar yaratmak demektir ki bu Anayasamızın 66/1 maddesine aykırıdır. (Anayasa md.66/1 “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.”)

 

Yine bu husus malumaliniz cumhuriyetimizin uluslararası arenada kuruluş senedi olan Lozan antlaşmasına da aykırıdır. Zira Lozan Antlaşmasında Türkiye’de sadece müslim/gayrimüslim şeklinde ayrım olduğu ve bu ayrım sonucunda sadece gayrimüslim azınlık olarak Ermeni, Rum ve Yahudilerin azınlık kabul edildiği de bilinmektedir. Kaldı ki, bunlar dahi Türkiye Cumhuriyetinde yaşadıkları için Türk vatandaşı kabul edilmekte olup yazışmalarında Türkçe kullanmak zorunda oldukları da malumdur ve kanun gereğidir. Hatta dernek, vakıf vb. cemaat çalışmalarında seçenlerin ve seçilenlerin Türk vatandaşı olmasının da mecburi olduğu kanun gereğidir.

 

Hiçbir şahıs, grup ve cemaatinde kendi aralarında ana dillerini konuşmalarına da bir engel yoktur. Zaten Türkiye sınırları içinde yaşayan herkeste anayasamızın 10.maddesine göre de kanun önünde eşit haklara sahiptir.

 

Şunu da belirtmek isterim ki, zaman zaman yapılan anket ve istatistiklere göre ana dili Türkçe olarak kabul edenlerin oranı % 92- 93’ler civarında olup, Türkçe yanında farklı dil kullananların oranı ise % 7-8’ler civarındadır.

 

 “Farklı” kelimesinden nedense bugünkü iktidar ve özellikle TRT, vatandaşlarımız arasında kamplaşmaya neden olacak şekilde “kürtçe” anladığını ortaya koymuş ve bir nevi. kürt vatandaşlarımız arasında dahi olmayan dil birliğini sağlamaya çalışmıştır.  

 

Hemen şunu da belirtelim ki, kendisini Türk kabul eden -kırmanç, zaza, sorani vd- ancak dış baskılarla kürt olarak tanımlatılmaya çalışılan gruplar arasında dil birliği dahi yok iken, hükümet neden kanun çıkararak TRT kanalı ile bunları bütünden yani Türk’ten /Türkçe’den ayırarak “Kürtçe” diye bir dil birliği kurmaya çalışmaktadır bunu anlamak da mümkün değildir. Hükümet, yaptığı bu davranış ile bir nevi ayrımcılık ve farklılık/azınlık yaratmaya çalışmaktadır ki hükümetlerin görevi ülke içinde yaşayan milletini bölmek değil, birlik ve bütünlük içinde yaşamalarını sağlamaktır.

 

Ülkemizde gayrimüslimler dışında azınlık veya farklılık yoktur. Dışardan dayatmalarla (AB, ABD vs) kendini farklı hissederek ayrımcılık yapan ve bunu da hemen her fırsatta teröre dönüştürenlerin bulunduğu bir ortamda kanunla etnik bir azınlık yaratmaya temel oluşturmak anayasaya ve üniter devlet anlayışına aykırıdır.

 

2008 yılının son aylarında kabul edilen TRT kanunundaki değişiklik ile TRT”nin bir kanalının Kürtçe adı altında tahsis etmesinden sonra hatırlayacak olursanız, o tarihlerdeki Demokratik Toplum Partisi TBMM’de dağıttığı kitapçıkta “bölgesel yönetimler adı altında federasyon isteklerini, kürtçenin ikinci resmi dil olarak tanınması arzusunu, etnik farklılıkların kabullenilmesi dayatmalarını, bu ve benzeri konulardaki ayrımcılık isteklerini ve bunlara ilişkin anayasa değişikliği taleplerini” daha bir cüretle söylemeye başlamışlardır. Ocak ayında “silahlar Kürtlerin güvencesidir” diye her fırsatta terörü körükleyen Diyarbakır milletvekili Leyla Zana, hatırlarsanız 2011”in son günlerinde de “kürt halkı için özerklik yetmez, bağımsızlık hakkımızdır” diyebilmektedir. Bu istek ve arzuların anayasaya aykırı olduğu malumdur.  Yeni anayasada böyle bölücü düşünce ve davranışlara sebep olabilecek maddelerden kaçınılmalıdır.

 

Tüm bu anlatımlarımızdan şunu çıkarmaktayız ki, yapılacak yeni anayasada; ülkemizin birlik ve beraberliğini, milli birlik ve bütünlüğümüzü zaafa uğratacak değişikliklerden kaçınılmalı, “tek bayrak, tek dil, tek vatan, tek devlet” ülküsü göz ardı edilmemeli, cumhuriyetin temel nitelikleri korunmalıdır. Bölgesel farklılıklar etnik ve mezhepsel ayrımcılığa neden olacak şekilde körüklenmemeli, üniter devlet yapımız bozulmamalıdır.  

Fotoğraflarla Erzincan